Öteki Alfabe

Biz tanrının yarattığı çocuklarız

Kimimizin gökkuşağı eksik

Ötekinin umudu

Rastlantısal bir yalnızlığın

Suya katık edilmiş desturuyuz

Değmiyor bize yağmur

Konmuyor yaşamak

Edebimiz edepli edebinden

Ayıbımız kisveye ortak

Siz tanrının yarattığı çocuklarsınız

Kışa değmeyen alnınızda ter var

Ötekinin ötekisi olmayan bulutlardan

Soyluya şarkı söyleyen yasaklarsınız

Bugün de ıslanmaktasınız

Yağmur döken kirpiklerin

Güneş açtıran mevsimi ötekileştiriliyor

Bugün de çamurdansınız

Biz tanrının yarattığı her şeyiz

Her şeyimizle

Hiçe bulaşmamış tanıklıklar

Bir gülün sohbetinde…

Dilara AKSOY

U-z-o

Her şey o kadar doğal ve mümkün ki onda, ölümün solak kedisiyim desem; bir mırlamada leşimi kalbinin boşluğunda bir yere bırakır.

Başkası var ya tabii; cennete devşirme mutaassıp bir mucize sahteliği olan başkası…

Bu yüzden rahat, incitebilmekte. Biri ölse, eli, ötekinin vücuduna sarmalanır.

Hak etmeyen perdesinden tuttum yaşamayı; kalbimin sorgu cenazesinde imam o oldu. Artık, o, yok…

Varsa da yok. Yoksa da yok. Şarkılar, tıraş olur; adamlık öğretmenliğinde, ona…

Ben, artık onu sevemem. Varlığı bir başkasına aşina güzellikte yaşarken, ben onu kendimden bile isteyemem. Bu kadar can acıtan biri için mümkün müdür bir kalbin varlığı?

Soytarı dillerde, nağmeleri bir gitarın klasik tellerinden, akustik ölümlüğüne konuşuyor.

Ben onu, o kadar çok ve o kadar sahici sevmiştim ki; miş’li geçmiş zaman piç kalmıştı ellerimde. Doğumu aidiyet doğumhanesinde, kalbime yerleşen kimsesiz bir ebenin bana onu günah diye çıkarmasıyla başlamıştı. Böyle bir sevmek…

Sevemem. Başka bir bedenin, çıplak geçmişini ördüğünü öğrendiğim o lanet günden beri ben onu bir daha sevemem. Kim kaybetti, bilmiyorum. Hangi kaybetmenin lüksü cehenneminde paranoyak buluşmalar sezdim, gözlerinden; bilmem…

UZO kısaltmasında harflerimin katili namus belası; sevdiceğim, üstünü ört, yalanların. Üşüyüp sana hasta olmasınlar. Dürüst öl bari.

UZO, beşik kertmesinde beşiğin hacminden tuhaf acılar getirmiş gibi. Kaç kertede bir bana beşiklenemedin, bilmem.

Bu yüzden UZO; yani, unutmak- zorundayım- onu; toprağın altından yeşerip beşeri ve pozitif ilimlerce din derslerinde bile seni bana yasak etti.

Mekanın hangi kalbin rüzgarında eserse ona, onarılırsın aşkta. Bana, UZO kısmetinde yıldırım gibi düştün, piç damgası aşkta. Bak! Doğdun. Bir kıvılcımla…

Dilara AKSOY

Yaralı Güvercin İle Zalim Adam

Hoyrat dağların tepesinden geliyorum; kanadım kırık. Kanadı kırık bir güvercinim ben, zalim bir adamın beni avuçlarında sıkıp yaraladığı yerden uçuyorum, özürlü bir uçuşta hakkını kaybeden sevilmelerin sevda hezimetlerinden düşüyorum. Artık uçamıyorum, ellerimde kanadımın en büyük parçası, sevmelerin ayrı durduğu mutluluk evlerini izliyorum. Cam kenarındayım; zalim adamın evinin… Kırdığı kanadımdan takmış mutluluğuna; bir toka gibi. Kanadım, onun zalimliğinin sevdiğine uzanan yerinde taç olmuş sevdiğinin saçlarına. Bir deli hasretin özüm karargahında hükmümü giydim; kanadımın sağlam yerinden asacaklar beni, onsuz bir hayata. Güvercinler ağlamaz sanmayın, yine onun penceresinin görünmediğim tarafına gözyaşım düştü. İki sevgili, gözümün yaşını yağmurun bereketi saydılar. Kanadımı son kez öpen mutluluklar sayıyorum; dünlerimi. Kanadım, kanıyor. Zalim adam, ne bilir, ne anlar? O, hiç güvercin olmamış, bir güvercini kanadına kıyamaz gibi sevmemiş ki. Ayaklarım zor götürüyor beni, ait olduğum yalnızlığıma. Hoyrat dağların, haşin mutsuzlukları geri adım sayıyor, bensiz acabaları…

Yaralı bir güvercinim ben, hâlim yok; kaç zaman geçirdim ömrümde, ıssız ve çekinceli sevmekte… Zalim adam, kanadımı okşayıp beni bağrına basacak sandım, avuçlarında kanadımı kaybettim. Baytara sordum, düzelir miydi bu kırık kanat; umutsuz acılı gözlerime kanlı gözleriyle baktı, o an anladım; iyileşemeyecekti kırık kanadım. Kendi kanımı baytarın gözlerinde gördüğümde anladım. Sonrası mahkemeler, sürüncemeler, imdat hükmünden idam hükmüne geçişler…

Kanlar, mahkeme duvarlarının idam sehpasını çağırışına sıçrıyor şimdi. Baytar, şahit oluyor; hâkime kabul etmiyor. Zalim adamın hâkimesi çünkü o; beni öldürmeye niyetleri kanun gibi var.

“Son bir sözün var mı?” diye soruyor.

Kanatlarımı istiyorum.

Zalim adam, avuçlarının içinde kırık kanadımın tüylü zaferlerini getiriyor. Yastığının tüyü yapmış, sevişirken sevdiğinin saçlarına zalimce değdirirmiş kırık kanadımı.

Dermanım yorgun, mahkeme salonu göle döndü; öz yaşımla.

Sehpam da geldi işte.

Avuçlarındaki kırık kanadımla, parçaları diri olmak mücadelesindeki diğer kanatlarım ölmeye hazırlanıyor, bir daha böylesi bir sevmeye uçmamak için…

Sehpa çekiliyor altımdan, kanadım ise düşüyor benden önce.

Yaralanmışken öldürülen bir güvercinim ben.

Zalim adamın ayaklarının altında paspas oldu kanatlarım.

Gözlerim kapanmadan önce gördüm, hakimesiyle birlikte el ele çıkıyorlardı.

Ölüm, sağ yanıma; acı, kanadımın son yanına düştü.

Güzel bir güvercindim; ölmeden önce ben.

Zalim adamın savurduğu saçlarında bir parça tüyüm olduğunu gördüm; özlerim kapanmadan önce.

Fark edip çöpe attı, ne gerek vardı ki ölü bir güvercinin yaralı kanadının hatıra olmak isteğine?

Çöpler, mahkeme salonu, hoyrat dağların yorgun sessizliği kaldırdı cenazemi. Zalim adamın tam da penceresinin önüne yatmak varmış güvercinin kaderinde; mezar taşım, penceresinin kulpu oldu, ne vakit açılsa cam, esti tüylerim; canımda hata, ruhumda sual, varlığımda kanadım kalmadı. Korkmasınlar pencereyi kapatmaktan, içeri giremez güvercinin ölüsü, kaçırmaz bereketini aşkın. Hâlâ sevişilir ihanetin sırnaşıklığında, sesi çıkmaz, ne konuşabilir, ne duyabilir, ne de uçabilir artık…

Yaralı bir güvercindim ben.

Selamım, özgürce uçabilenlerin kanatlarına olsun…

Dilara AKSOY

Aşktaşı

Eski 45’likler gibisin sevgilim, eskimeyen bir hâlin var kalbimde.

Unutmak, had aşmayan ve ortalığı karıştırmayan bir vazgeçişin derin ama kısa öyküsü. Bu, bir mecburiyet; içinde hiçbir kalış barındırmıyor. Sen ve ben öykünmesi kara kısmetin mecbur bir gidişe paralel iç dökümü kalıyor.

Sözlerim başkalarınca alınmış, başkaları nasipleneceklerini sanmışlar sözlerimden. Kalbimin inayeti kefaletle ödenen ve bir gidenin acısında kalan halini çalmışlar bizden. Onlar sahte, ben gerçek… Paradoksal bir aşklık grevindeyim. Protesto fermuarımı çektim, ısıtıyorum acılarımı.

Eskimişsin sevgilim. Siyah beyaz fontu çekilmiş aksesuar gözlerinin, takmışım kalbime; bakmasam da görüyorum hayalperest sevda ayrıklığımdan.

Geldin mi? Köşe başı durup dinlenen ve gözümü alan aşklar artık otuz iki diş kıvamında… Ben göz kırpıyorum, onlar gülüyorlar bir başka cennete. Yanlış tanıyorlar kalbimi kaderde.

İç çekiyorum. Loş ve dirayetli, az buçuk yalnız olan mısralarım Işık’ta acıya parlıyorlar. Kapatıyorum gökyüzünün Işık’larını.

Sevgilim, başka bir aşkta teslimiyet sarılışını gerçekleştirmişsin. “Aşkım” dediğin o aşk en sadık bekleyişini kirletti aşkımın. Üçüncü şahsın Attila İlhan’a düğmelenen yanından ben de üçüncü yanlışlığı olamam bu yordamsızlığın. Çekidüzen veriyorum, bugün de seni yazdım. Sen, o sevdiğine “iyi geceler aşkım” derken…

Fonda Cem Karaca… ‘Adsız’ şarkısıyla çıktı karşıma; kulağımla değil, kalbimle dinledim. Acısını yontarak kendisinde ve tesellisini ısmarlayarak; “kader onun aşkından yana sana sırtını dönmüşse o adsız yâr hiçbir vakit sende adını bulamaz. Bırak gitsin!” dedi Cem, “sensiz ellerim üşür” inceliğinde. Isıtırım ellerimi merak etmesin Cem, “hoh” yaparım, buğulanır kalp camım; “adsız” yazar birden.

“Şarkıydı” derim, Cem söyledi. Bahane, bir aşkın tekerrür cennetinden her gün kovularak yine kendi kapısını tekmelemesinden ibaret. Çamuru değdi ayakkabımın, adsızım; sızım teri boşalıyor bedenimin cehennem hakkında, öte yana geçtim; ayakkabımın izi durdu diye kapımda…

Cehennem sövmesi sükunete eriyor, orada pek konuşan yok aşktan. Ben de söz etmeyeceğim senden, şikayet edip sana gönderirler beni. Adsızsın, bana bir soyadı bağışlayamazsın.

“Benimle yalnızlaşır mısın?” dedin sanmıştım, “evet” demiştim; o gün bugündür hep kendimde kendimle yalnızım. Sen oysaki aşktaşını başkasının gönlüne çoktan takmışsın…
Dilara AKSOY

Uçurtmanın Kaderi

Dalıp gittiğim yerde bir şehir vardı, herkesle karşılaşırdım da bir tek kendimi bulamazdım.
Başkaydı dağıttığın pembe karanfillerin gönlümü fethedişi… Hayat çok başkaydı.
Aklımı uçurumdan atıp kaza süsü vermiştim yarımdı o günden sonra aklım… Biri de zaten dünya hâlinde kalmıştı.
Beni gördünüz mü bilmiyorum ama sizi gördüm ve artık tanımak istemiyorum. Çok yabancısınız hiçbir gerçekliğiniz yok, gözlerimi de yaşartmıyorsunuz adınız da sevgi değil sanki…
Umut da kokmuyorsunuz hiçbiriniz. Çocukken inandıklarıma bunları eklememem gerektiğini bilseydim öncelikle unutmayı yerleştirirdim.
Beni hak etmeyen insanları unutur, kendimi baş tacı eder sevilir sonra seven olurdum.
Çıkar ilişkisiyle birlikte hayatın düzenine inceden inceye söven olurdum.
Bilmem ki yıl 98 yılı mıydı içten gülen tozpembe bir hayat vardı…
Gökyüzüne bakardım ben de, yıldızlarla dans eder gökyüzüne uçar yeryüzüne inerken kelebek olur rolleri değişirdim…
Hayır, sadece 98 yılı değildi. Yıl çocuksu sevmeler yılıydı… Her şey gözüme başka görünürdü, ben de sizin gibi masum severdim.
Hiçbir art niyeti büyütmeden, kin gütmeden, kırılmadan… Sadece severdim. Sevmeyi unuttuğumuzdan beri takvimler değiştirmediler geçen zamanı…
Öylece kaldılar yerlerinde tövbe ettiler değişmemek için, yağmur da yağıyor bu gece…
Umutlarımı giydim de geldim. Biliyorum yarın başka bir gün olacak, inanırsam eğer…
Hiç kimse okumaz mıydı görmez miydi yazmaz mıydı çizmez, ya da sevmez miydi delice?
Neden her şey birdenbire bu kadar yalanın ve sahteliğin içine gömülüvermişti birden?
Sorduğum sorular kadar yaşlanıyor ve unutuyorum orijinalliği gitmesin aklımın…
Doğru, ben onu severken atmıştım yarımdı aklım… Bilir misiniz? Uçurtmanın tek temennisi güneşi yakından görmektir, o yüzden uçarken bir yanı aslında insan bir yanı sevgi bir yanı da bebektir…
Uçurtmanın kaderinde varsa bulutu görmek, bu güneşe ereceğine dair umudunu içinde yeşertmekten vazgeçmediğinin göstergesidir. Bir uçurtma kadar olamadık be!
En ufak bir olumsuzluk, en ufak bir yanlış ve haksızlıkta pes etmek niye? O uçmaktan vazgeçti mi? Vazgeçirmeye çalıştık, uçurtmayı uçurmadan hayallerimizi çöpe attık. Gömdük geçmişi ve yarınlarımıza dair umutlarımızı… Korktuk!
Yeniden güvenip yeniden birilerini bağrımıza basarsak hayat yarılanırdı belki… Şu körpe inançlarımız ne yanlışlar yaptırdı bizlere! Dostlarımızı kalleş sandık ipin ucuna getirip sallandırdık. Sonra da ahlarımızı vahlarımızı biriktirip geçmişten salıncak yapıp sallandık…
Herkes koca bir yalancı olduğunu kabullense bitecek külliyen yalanların hepsi! Çok sevdiğimiz ve karşılığında yalnızca kendimizle karşılaştığımız için nefret ettik. Nefreti böyle tanıdık…
Derdim ki; ‘Büyümek, diş düşürmek yerine; düş düşürmektir…’ Sonra dönüp baktım ve dedim ki; düşürdüğün düşleri tutamıyorsan büyümek yalnızca bedenen seni geçerli kılar mühim olan düşürdüğün düşlerin içinden yepyeni düşler yaratıp onlardan maneviyatını geliştirecek olanların anahtarını içinde tutup yüreğini büyütebilmendir… Yüreğinizi sevin…
O sadece yaşamak için bahşedilmemiş ki… Yüreğinizde olanları da sevin; kızın, sövün ama bilin ki kızgınlığın olmadığı yerde duygular yalnızca can çekişmektedir.
Ben papatya çiçeğini çok severdim çocukluğumdan kalmış demek ki… Hâlâ yüreğimde umutlar kımıldamaya başlayınca papatya çiçeklerinin arasında hissederim kendimi…
Seviyor sevmiyor fallarından medet ummadan onları yaşar, bir de kendimi bilirim.
Gördünüz mü beni? Kendimle tanıştığımda kim olduğumu unuttum. Öncesi ve sonrası denilir ya hani, sanki öncem de yoktu.
Uçurtma uçurmak istedim bu hiçbir zaman mümkün olmadı. Hep içimde kaldı uçurtmanın hayali…
Onu güneşe kavuşturamamanın acısını yaşadım yıllar boyunca. Bir gün onu güneşe kavuşturursam kendimi de umut dolu sabahların koynuna atıp huzur bulacağım.
Gidenin dönmüş olması; sizden çalar… Çünkü o eskisi gibi değildir ve siz de değişmişsinizdir…
Alay etti benimle hüzünlerin busesi, öyle bir öpücük kondurdular ki bahtıma; Ayrılık, ‘Sana gelmeye dünden razıyım’ dedi…
Oysaki ben ayrılıkların ve kırgınlıkların çocuğu değildim. Sevgi ekmiştim ölümsüz bahçeme…
Durdum ve karşıma çıktı ışıklı yollar, kendimle karşılaştım. Yağmurun sesi değildi duyduğum, yağmurun şarkısıydı…
‘Dön bak hayatına, gideri var geliri yok… Onu canlı kıl, umut varsa dönüş yok!’ diyordu…
Bu şarkıyı herkes anlayamazdı. Öptüm kaderimin elinden, ‘Peki’ dedim, bir şans daha vermek ise bana niyetin, bunu layıkıyla yerine getireceğim ama bir şartım var; ne olur uçurtmanın kaderini değiştirme bırak güneşe gitsin bırak özgür olsun ve bana izin ver içimde kalmış dünlerin adına onu yarınlarımda uçurayım…
‘Peki’ dedi kader ‘Peki…’ Gözlerimden sevinçle birlikte hasret yağmurlarının bereketi geçti.
Güneş açtı mı sahiden?

Dilara AKSOY

%d blogcu bunu beğendi: